Medeniyetin Arka Sokakları Üzerine…

Medeniyetlerin boyut değiştirdiği günümüzde, insanı anlayabilmenin güçleşebildiği zaman dilimlerine tanık oluyoruz. Debdebenin, lüksün egemen olduğu medeniyetler inşa ediyor; insanları o medeniyetin elbisesine sığdırmaya çalışıyoruz. Sığıştırıldığımız elbiselerin desenleri farklı farklı olsa da, zedelenen insanlık kumaşı…

Medeniyetin lüks caddeleri, apartmanları, vitrinleri gözlerimizi boyarken; medeniyetin arka sokaklarındaki insan manzaraları, köhne yapıtlar içimizi kanatıyor. Bu karmakarışıklık karşısında ne yapabileceğimizi, hangi tarafın yanında durmamız gerektiğini hususunda şaşkın haldeyiz.
Modern zamanların dayattığı seküler yaşam, varlığı tanımlamada problemli bir bakış açısı önümüze seriyor. New York’un, Londra’nın, Paris’in, İstanbul’un lüks sokaklarındaki debdebeli yaşamın kıyısında duran insanlar, bu caddelerin arka sokaklarında yaşanan sefaleti, izbe görüntüleri görmezden geliyor.
Zihinlerimizde, kalplerimizde modernitenin kıskacı altında. Hiçbir şeyi göremez haldeyiz. Yanı başımızda olup bitenler vicdanlarımızda makes bulmuyor. Kalplerimiz medeniyetin lüks caddelerindeki vitrinlerine ayarlanmış, gözlerimiz gökdelenlere takılmış bir vaziyette. İnsanlık elbisesini çantamızda taşır vaziyette, modernitenin elbisene bürünmüş bir halde yürüyoruz medeniyetin sokaklarında…
Modern hayatın mengenesinde sıkışan insanlığın bu içler acısı halini, batılı veyahut Turani bir bakışın gölgesi dışında, Kur’anî bir perspektifte, hikmet yüklü cümleler sunan bir kitap kaleme alındı.
Yazar Metin Karabaşoğlu’nun kaleminden Nesil Karakalem Yayınlarından çıkan ‘Medeniyetin Arka Sokakları’ modern hayatın mengenesinde sıkışan insanlığa; medeniyetin arka sokaklarındaki yaşamları hakikatin örgüsünü kurarak biz okuyuculara sunuyor.
Kitapta Karabaşoğlu, medeniyet diye bize sunulanların berisindekileri okumaya, istila edilmiş insanlığın vicdan adasını kurtarmaya çağırıyor. Bize gösterilmek istenenin ışıltısına kapılmadan, medeniyet hegemonyasının arka sokaklarını da temaşa etmemiz gerektiğini üzerinde duruyor.
Karabaşoğlu, kimlik bunalımı yaşayan insanlığa, ‘biz‘ kimiz sorusunu yöneltiyor. Vicdan kamerasından iç okumalar gerçekleştirmek gerektiği, na’büdündeki ‘nun’ sırrınca, ümmet olabilmenin gerekliliğini dikkatlerimize sunuyor.
Günümüzde kuvvetin iktidarın göstergesi olarak lanse edildiği dikkatlere çekerken, Hz. Ali (r.a)’nin nasiplendiği kuvvet hakikatine, mazhar olma cehdine sahip olabilmenin nüanslarını sunuyor.
Yazılı ve görsel medyanın sunduğu insan profillerine dikkat çekerken, düşmüş olduğumuz durumun içler acısı hali üzerine düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor.
Karabaşoğlu, insanlığın kategorize edildiği, hakikatin dengesinin hiçe sayıldığı bu çağda, mü’mince duruşun kodlarını da bu kitabın satır aralarında bizlere sunuyor. Karabaşoğlu’nun;‘New York’a teslim olmuş bir akılla Medine’yi tekrar kurmak mümkün değildir’ derken ‘modernitenin kıskacındaki müslüman portresine’ karşı çıkıyor.

Medeniyetin Arka Sokakları, Kur’ani bir bakış açısıyla, ‘bizim’ diye nitelendirdiklerimizin arka planını irdeliyor. Modern zamanda, ubudiyet çizgisinde durabilmenin önemi üzerinde duruyor.

Medeniyetin Arka Sokakları, dumura uğratılmış vicdanların, üstü örtülmüş hakikatlerin yeniden yeşerebilmesi için biz insanlığa yol haritası sunuyor.
Okunası, tefekkür edilesi bir kitabın satır aralarında yolculuk etmek isterseniz, Medeniyetin Arka Sokakları’nda yürüyüşe çıkmaya hazır olun.
- Mehmet Beydemir, karakalem.net’te yayımlanmıştır.

Ama ben tek nüshayım ustam!

Herşeyin ‘yenisini alırız’ diyenler; Buyrun Oyuncak Tamirhanesi’ne… 

Modern zamanlar, bir takım modern dayatmaları da beraberinde getirdi. Bu dayatmalar öyle bir hâl aldık ki; ufak bir ruhsal problemimizde kendimizi psikoloğun veyahut psikiyatristin kapısında bulduk. Toplumumuzu anlayabilmek için sosyologların analizlerine muhtaç hâle geldik. Siyaset mühendislerin, niyet okuyucularının, iktisatçıların fikriyle sosyal hayatımıza yön verdik. Çocuklarımızın yetişmesinde pedagogların eteğine yapışıp medet umduk. Örneklerini çoğaltabileceğimiz bir çok problemin çözüm kapısı olarak ‘uzman’lar aklımıza geldi.

Vahyin sesine, iç sesine kulak tıkayan insanoğlu; geçmişi henüz birkaç asır önce belirlenmiş ’küresel’ dayatmaların tahakkümü altında ezilip duruyor. Oysa Allah’ın eşsiz kanunları, hem yerel bazdaki dayatmalardan hem de küresel bazdaki dayatmalardan bizleri çekip, varoluşumuzun temel gayesine davet ediyor.
İşte bu hengâmede bocalayan insanoğluna dua bâbında bir kitap yetişti. Usta kalem Metin Karabaşoğlu’nun son kitabı ‘Oyuncak Tamirhanesi’; modern yaşamı kıskıvrak eden psikilojizmin dayatmalarına, seküler yaşamın olmazsa olmazlarına bir itiraz, bir yakarış kitabı.

Kitapta; insanın iç sesine, vahyin sesine kulak kesildiği, fıtratın sırrına varıldığı vakit bir çok problemin aşılabileceğine, insanın temel problemin insan-vahiy ilişkisinde kurduğu iletişimsizlikten kaynaklandığına değiniyor. İşte bu kitapta; problemler üreten dünyamızda problemli bireylerin oluşmaması adına, hakikatlerin ince nüanslarla kaleme alındığına tanık olacaksınız.

Psikolojik çözümlemeleri, vahyin sesiyle ve iç sesimizle ele alan yazar; modern psikolojinin dayattığı geçmişe dönük suçlayıcı, yıkıcı tahakkümlere meydan okuyor.

İnsan aklının, çözümleyeceğini sandığı tüm psikolojik ve sosyolojik problemlerin çözümünün, zaten Rabbimizin yaratılışta bize bahşettiği sanat eseri nimetlerde var olduğunu hatırlatan Karabaşoğlu, moder psikolojinin çözüm üreteyim derken sorun üstüne sorun ürettiğini ifade ediyor. Annelik gibi bir doğuştan gelen uzmanlığın, sözde pedagogların altında ezildiğini de eklemeden edemiyor.

Usta kalem kitaba verdiği isimde epey dikkat çekici ‘Oyuncak Tamirhanesi’… Usta kalem kitaptaki bir yazısında, eğer girişimci olsaydım mutlaka bir oyuncak tamirhanesi kurabileceğini dile getiriyor. Çünkü küçük bir çocuğun, kırılan bir oyuncağının ardından söylenen ‘yenisini alırız’ların altında derin kopuşların yaşanabileceğini dile getiriyor. Yazar, böyle bir söylemin aile yaşamında, arkadaş ve dost ilişkilerinde yapıcı değil yıkıcı bir durumun oluşabileceğine eklemeden edemiyor.

Birbirinden güzel yazıların yer aldığı ‘Oyuncak Tamirhanesi’ okunası ve altı çizilesi cümleleri barındırıyor. Metin Karabaşoğlu’nu keşfedemeyen kitap kurtlarına buradan bir çağrımız var. İşte usta kalemden ustaca cümleler… Buyrun!..

- Mehmet Beydemir, haberkultur.net’te yayımlandı.


‘Modernite’kıskacında…

Son dönemlerde modernitenin, insanlar üzerindeki tesiri hakkında düşüncelere dalıyorum. Bu konularda kalem oynatmış değerli kalem erbâblarını okuyor, düşüncemdeki yoğunluğu onlarda da hissediyorum.

Modernitenin karşısında durmak veyahut tam aksine yanında durmak. Kanımca dindar-seküler ayrımı burada düğümleniyor. Biri Hakk’ın tarafında Hakk’a kul olmak, diğeri ise bâtılın tarafında bâtıla köle olmak. Keskin bir ayrım yaptığımın farkındayım.

Son zamanlarda modernite üzerine kafa yoruşumun temel bir nedeni de, özellikle bu baş belası durumdan tüm inanlar olarak muzdarip olmamız. Ahirzaman imtihanlarından biri olan modernite, dindar kesimin başına çoraplar örüyor. Sıklıkla gençlerimizi tehdit eden alışveriş ve tüketim hastalığı, artık tüm bireyleri tehdit eder hâle geldi.

Özellikle dindar kesimin giyim ve tüketimindeki değişimler hepimizin dikkatini çekiyor. Marka takıntıları, doyumsuz giyim tercihleri, lüks taşıt merakı, teknolojiyle gereğinden fazla düşkünlük, müzik tarzındaki anormal değişimler, konuşma biçimindeki değişiklikler; velhâsılı bizim değerlerimizle örtüşmeyen bir çok şeyler değişti.

Adına hayat ya da yaşam merkezi verdikleri alışveriş merkezleri, bu değişimlerin bir arada gözlendiği mekanlardır. Her şeyin bulunduğu ama mescitlerden yoksun, sözüm ona yaşam merkezleri.Nasıl bir yaşam merkeziyse? Dikkatimi çeken diğer bir hususta, dindar kesimi temsil ettiklerini iddia eden muhafazakar şirketlerin, sekülerleşmeyle beraber kendilerini bu mekanlarda bulmaları.

Modernite adı altında, bize dayatılan tüm saçmalıklar, en çok çocuklarımızı ve kadınlarımızı etkiliyor. Özellikle çocuklarımız, teknolojiğin tehditleriyle iç içe büyüyor. Dindar kadınlarımız ise, süs eşyalarına, makyaj malzemelerine ve giyime yatırdığı paralarla israf sınırını epey bir zorluyor. Tüm bunları yaparken aynı zamanda, dinin vecibelerine ters düşen hareketlerle günaha itiliyor; hâyâdan yoksun birer madde hâline bürünüyor.

Pekiyi inananlar bu hâle nasıl geldi? Modernitenin kıskacına girme hatasına nasıl itildi? Çılgın tüketimler nasıl kendi değerlerimizi de tüketti? Nasıl bizler sorgusuz sualsiz her gelişmeyi, adına ilerleme diye kabul eder hâle geldik?

Batının teknolojik yenilikleri tabi anlamda ülkemizi de etkiledi. İnsanlarımızın yaşayışlarına, alışkanlıklarına tesir etti. Teknolojik yenilikler müspet kazançlar elde etmemize sebep vermesinin yanında, menfi durumlara da sebebiyet verdi. Bu yıkım öyle bir hâl aldı ki; dindar insan gerici yaftalamasına, seküler insan ilerici/modernist yakıştırmasına itildi.

Bu kangrene dönüşmüş yaranın temel nedeni, batının değerlerini kendi değerlerimizi dikkate almadan kabul edişimizdir. Evet Rabbimiz aklımızı kullanmayı emrediyor, ilmin her sahasında başarılı olmayı da emrediyor. Ama Rabbimiz demiyor ki ; tüketim çılgınlığına itilin, iffet sınırlarını zorlayın, teknolojik israfa kapılın. Denge üzere bir yaşam süremiyoruz.

Görsel, sesli ve yazılı medya aracılığıyla, modernite hayatımıza zorla sokulmaya çalışıldı. Caddelerimiz, sokaklarımız birbirinin aynısı insanlarla doldu. Tek tip düşünen, tek tip giyinen, tek tip yiyen…

Bu hengame de, Bediüzzaman’ın modernite eleştirisine kulak kesilmemiz gerek. Bediüzzaman Risale-i Nur’da modernite üzerine şunları kaydetmiştir: “Garp medeniyeti, semavî dinleri dikkate almadığı için, beşeri hem fakir edip ihtiyaçlarını ziyadeleştirmiş hem de iktisat ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tamahı çoğaltmış, zulme ve harama yol açmış; su-i istimal ve israfat ile yüz nev’i hastalığın sirayetine ve intişarına da vesile olmuştur. Bu medeniyet, şahısları fakir ve sefih ve ahlaksız etmektedir. İşte bu hikmettendir ki modern insanın saadeti yok olmuştur. Elbette ki böyle istibdad ve sefahat ve zilletle mezc olmuş medeniyete, bedeviyet tercih edilir”. [1]

Bediüzzaman’ın dediği gibi batı medeniyeti ; semavi tüm dinleri hiçe sayarak insanları hem fakir ve zelil bırakıp hem de israfı, hırsın her türlüsünü üretip insanları Hakk’ın yolundan alıkoymuştur. Aynı zamanda bunları yapmakla yetinmeyip, yeni hastalıkların oluşmasına da vesile olmuştur. Günümüz temel sağlık problemlerinden biri olan depresif durumlar modernite kıskacında olan insanların sıklıkla karşılaştığı hastalıklardandır.

Yine Bediüzzaman Şam’da, sayılı ulemalarında bulunduğu Emevi Camii’nde, verdiği hutbede âlem-i İslam’ın düştüğü durumu özetler mahiyette şöyle demiştir:” Eskiden ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur” [2]

Üstad Bediüzzaman’ın yıllar önce söyledikleri hakikatten gerçekleşmiştir. Hem iktisadi planda, hem de ferdi ve toplumsal planda çökmüş vaziyetteyiz. İnsanlarımızda kanaatsizlik hakim oldu olalı, ne aile saadetinden söz edebiliyoruz, ne de toplumsal uyanışlardan.

Kalemini, yüreğine bandırarak yazdığına inandığım Mustafa Kutlu’nun, modernite eleştirisi de çok manidardır. Mustafa Kutlu moderniteyi şöyle eleştirmiştir: ”Nedir gökdelen! Firavun’dan miras kalan ve Tanrı’ya kafa tutan bir kule mi! Yoksa çağdaş küresel fikriyatın dünyayı istilâ eden zihniyet sembolü mü? Evet, o. Nereye bir gökdelen dikilmişse, orada paganist gücün paradan başka ilâh tanımayan kanunu geçer.” [3]

Biz de İsmet Özel’in dediği gibi : “Modernite benden çaldıklarını geri versin; ben ondan aldıklarımı iâde etmeye hazırım.” Deme gayreti ve şefkinde olabilmeliyiz. Modernitenin bizden çaldıklarını iade etme zamanı geldi de geçiyor. Şimdi bize düşen; kendi içimizdeki dertli sinelere kulak kesilip yeniden, yepyeni uyanışlara yelken açmamız.

Son sözü Üstad Sezai Karakoç söylesin : “İlle de, ‘uyan ey akıl, ey vicdan, ey insanlık!’ diye bağırmak mı gerekmektedir?” [4]

Dipnotlar
[1] Bediüzzaman, Emirdağ Lahikası, Söz Basım Yay., s. 475-478.
[2] Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye, s. 133, Yeni Asya Neşriyat.
[3] Mustafa Kutlu , Huzursuz Bacak, s. 118, Dergâh Yayınları.
[4] Sezai Karakoç, Yüce Diriliş Partisi Basın Bildirisi, İstanbul, 10 Haziran 2010.

- Mehmet Beydemir, İlk Tohum Dergisi 2. sayısında yayımlanmıştır.


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.